“Dil, erkeklerin dünyasını yaratır ve sürdürür.”
Simone de Beauvoir
Toplumda iletişimi ve tarihsel aktarımı dönüştürebilen en önemli araç dildir. Gün içerisinde var olduğumuz kimliklerin her birinde belirli kalıplar yer alır. Bu kalıplar illa ki normatif bir atama olarak karşımıza çıkmaz. Örneğin bir avukatsanız kullandığınız hukuki dil ya da gazeteciyseniz haber manşetinde seçtiğiniz üslup, mesleki kimliğiniz açısından oldukça belirleyicidir. Ancak mesleğimiz günlük kimliklerimizin tamamını oluşturmaz. Bazen toplum karşısına sadece bir evlat ya da ebeveyn olarak çıkarız. Bazen de yalnızca cinsiyetimizle görünürüz. Var olmanın ötesinde, atandığımız bir terim içinde politik bir süreç haline gelir yaşamak.
Simone de Beauvoir, dilin kadınların sosyal konumunu yeniden üreten bir araç olduğunu, söyler. Kadınların deneyimleri ve kimlikleri, erkek egemen dilde ve hukukta tam anlamıyla temsil edilmez. Dil, kadınları tanımlarken onları eksik ve ikincil kılar. Günlük kullanım kalıplarında fark etmeden dahi normlarla dilimize yerleşmiş ifadeler olabilir. Normların en korkutucu kısmı ise bu kadar görünür olmalarına karşın toplum nezdinde meşrulaştırılarak yer edinmesidir. Cinsiyetçi jargonun toplumda meşrulaşmış normlara dönüşmesi, Beauvoir’ın “öteki” kavramıyla da uyumlu biçimde, dilin nasıl bir iktidar aracı olduğunu gösterir. Simone de Beauvoir, kadınların toplumsal olarak “öteki” konumuna itilmesinin, yalnızca biyolojik farklılıklara değil, dil ve kültür aracılığıyla kurulan eril yapıya dayandığını savunur. Bu anlayış, hukuk pratiğinde de karşılık bulur. Zira hukuk dili, kadının öznel deneyimlerini çoğu zaman görmezden gelir ve onu ikincil bir konuma hapseder. Böylece erkek egemen normlar, yasal düzlemde yeniden üretilir.
Toplumda meşrulaşmış cinsiyetçi söylemler, yalnızca bireylerin önyargılarını değil, ortak dil kullanımının sürekliliğini de yansıtır. Zamanla fark edilmeden kalıplar olağanlaşır ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini dil yoluyla yeniden üretir. Kadınlara yönelik dışlayıcı dil kalıpları, gündelik hayatın doğal bir parçasıymış gibi algılandığında, ayrımcılık da toplumun normatif dokusuna sinsice yerleşir. Beauvoir’ın “öteki” kavramı doğrultusunda, hukuk dili de kadını bir özne olarak değil, “erkek olmayan” bir “öteki” olarak kurgular.
Dil, kimlik ve normlar tartışmasının ekseninde göze çarpan en belirgin örneklerden biri kadın hâkimlere “hakime” şeklinde hitap edilmesidir. Hukukçu olsun olmasın bu hitap şekli cezai olarak halihazırda hakaret suçu teşkil etmediğinden ve sorgulanmadan dile yerleştiğinden hatalı olarak kullanılmaya devam etmektedir. Hâkimlik cinsiyetsiz bir meslek olmasına rağmen, kadınlar için özel olarak farklı bir kelime türetilmesi, kadının mesleki kimliğini değil, cinsiyetini vurgulayan bir yaklaşımdır. Böylece kadın, mesleğin öznesi değil, ona sonradan eklenen bir harf ile istisna gibi sunulur. Bu dilsel ayrım, yalnızca hitap düzeyinde değil, hukuk sisteminde kadının nasıl temsil edildiğine dair daha geniş bir ideolojik arka planı işaret eder.
Kadın hâkimlere “hakime” şeklinde hitap edilmesi, Türk Ceza Kanunu’nda açıkça tanımlanmış bir suç değildir. Ancak bu ifade, küçültücü veya cinsiyetçi bir niyetle kullanıldığında hakaret suçu kapsamında değerlendirilebilir. Yargıtay içtihatlarında da ifadenin yalnızca kelime düzeyinde değil, muhatabın algısı ve söyleniş biçimiyle birlikte ele alındığı görülmektedir. Bu nedenle cezai yaptırıma tabi değildir. Ancak “hakime” ifadesi, toplumsal cinsiyet eşitliği yönünden zedeleyici bir hitap biçimi olarak dikkat çekmektedir. Bu kullanım şeklinden anlaşılmaktadır ki hukuki dil toplumsal cinsiyet ile belirlenmiştir.
Hakimler tarih boyunca adaletin gerçekleşmesinde merkezi bir rol oynamıştır. Themis’in gözlerinin bağlı olması hukukun nesnellik ve tarafsızlık ilkelerini vurgular. Dolayısıyla hukuk ve adaletin tecelli etmesinde aracı olan kimseler eşitsizliklere göz yummamalıdır. Hakimler mesleklerini icra ederken cübbe giymekle yükümlüdür. Aynı şekilde diğer yargı mensupları da bu mesleki kıyafeti taşır. Cübbenin renk ve tasarımı ise mesleki konuma bağlıdır, cinsiyete göre değişmez. Bu durum, hukuki statünün cinsiyetten bağımsız olduğunu ve adaletin cinsiyetsiz bir zeminde işlemesi gerektiğini gösterir. Hukuki dilin en temelde hâkim-hakime ayrımı düzleminde dahi dönüşmesi, eşitliğin eril ayrıcalıklarını ortadan kaldırmanın ön koşuludur. Cübbeyi giymek mesleki konumu belirler. Bu nedenle giyen kişinin cinsiyetinin değil, hukuki yetkinin ön planda olması gerekir.
Toplumsal normların ve kalıp yargıların günlük hayatta işgal ettiği düşünce yapıları, hukukun eşitlik ilkesinin karşısında erimeye mahkumdur. Adaletin cinsiyet önyargılarından tamamen arındırılmış, gerçek anlamda eşitlikçi bir şekilde tesis edilmesi zorunludur. Bu dönüşüm, sadece hukuki jargonun değil, dilin her katmanında gerçekleşmelidir. Zira dil, kimlik ve toplumsal normlar arasındaki ilişki, adaletin sağlanmasında belirleyici bir etkendir. Bu bağlamda, hukuki dilin cinsiyetçi kalıplardan arındırılarak daha kapsayıcı ve tarafsız hale getirilmesi, sadece kadın hakimlerin değil, tüm yargı mensuplarının eşit ve saygın bir şekilde temsil edilmesinin temelini oluşturur.